İran, Mezhep ve Medya Üçgeninde Türkiye’den Bakış-Salih Burak Demirkaya
1990’lı yıllarda Türk medyasında İran’dan bahsedildiğinde gözler sıkça İstanbul’un Çarşamba semtine çevrilirdi; sanki İran’ın ta kendisi bu semtin çarşaflı kadın kalabalığında hayat buluyormuşçasına…
O yıllarda İran’da kadınların ne oranda çarşaf taktığına dair pek bilgi yoktu. Ancak medyada resmedilen manzara, geri kalmışlık ve kapalılık imgeleriyle doluydu. Yıllar ilerledikçe, 2000’li yılların başında İran’dan yansıyan görüntülerde ise yüzünü hafifçe açan, modern başörtülü kadınlar belirmeye başladı.
Böylece İran toplumunun hem kendi içindeki dönüşümüne hem de dünya karşısında değişen portresine tanıklık ettik. Daha sonra başörtüsü üzerinden İran’da yükselen özgürlük taleplerine şahit olacaktık.
Türkiye’deki Sünnî çoğunluk, Şiî bir ülke olan İran’ı genellikle bir tehdit unsuru olarak algılayıp rejim ihracı korkusuyla iç politikada kendini sağlamlaştırmaya yöneldi. Elbette bunda Hizbullah gibi yapıların Türkiye’de yer tutmaya çalışması, zaman zaman İranlı ajanların ülkemizde cirit attığına ilişkin medyada çıkan haberlerin de etkisi büyüktü.
Medyada İran’a dair yorumlar çoğunlukla Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan beri sınırlarımızın değişmediği gibi yüzeysel bir tarihî bilgiye dayanarak, aramızda stabil bir ilişki varmışçasına sadece askerî karşılaştırmalarla sınırlıydı. Bu tarz bilgiler İran’ın derin tarihini, zengin kültürel ve toplumsal dokusunu gölgeliyordu.
Gerçek İran’ı hakkıyla bilen tarihçi ve gazeteciler ise bir elin parmağını geçmezdi; buna rağmen birçok kişi, alanında uzmanmış gibi fikir yürütmekten çekinmiyordu.
İslam’ın manevi ve tasavvufi ruhunu Orta Asya’dan Anadolu’ya taşıyan, gönülleri ve medeniyetleri birleştiren Hoca Ahmed Yesevî’nin etkisini Türk ve İran coğrafyaları açısından ele alarak başlamak gerekir. Yesevî, Türk coğrafyasından başlayarak Balkanlara kadar yayılacak olan büyük bir akımı başlattığından habersiz, onlarca dervişini irşad faaliyetinde bulunmak üzere yola çıkardığında “Pîr-i Türkistan” olarak anılmaya başlanmıştı bile.
Yazının sonraki bölümlerinde Alevîler, Kızılbaşlar ya da Türkmenler olarak anılması muhtemel bu Yesevî yolunun takipçileri, sade ve anlaşılır bir dil ile bu ekole bağlanmışlardı. Hatta, döneminin Anadolu coğrafyasındaki diğer mutasavvıflarının da Yesevî ekolünden etkilendiğini söyleyebiliriz.
İşte bu okulun öğrencilerinden biri olan Şeyh Safiyyüddin Erdebilî, yaklaşık bir asır sonra Sünnî bir tarikat olan Zahidiyye’de yetişmiş; daha sonra kendi adını alacak olan Safeviyye yolunu kurmuştur.
Tarikat silsilesinde Yesevî ismi açıkça geçmese de, gelenek olarak ve daha sonra Yesevî yolundan giden Anadolu Türkleri arasında bu tarikatın yayılmasından ve Yesevî mirasına sahip çıkmasından anlıyoruz ki zamanla devletleşecek olan bu akım, kendini diğer Sünnî tarikatlardan ayırarak bugün Şiî olarak bildiğimiz İran’ın temellerini atmıştır. Erken dönem İran kroniklerinde Hoca Ahmed Yesevî yer bulsa da, zamanla adının anılmadığını da unutmamak gerekir.
Tarihler 1514 yılını gösterdiğinde, bugün bile “rejim ihracı” olarak Türkiye coğrafyasında sıklıkla kullandığımız kavramın ilk nüveleri ortaya çıkmıştı. Şah İsmail’in genişlemeci politikasının sonucunda, kaçınılmaz olarak Anadolu’daki mevcut Sufi akımların içerisinde yer alan Ehl-i Beyt ve On İki İmamcılık gibi dinî kavramların etkisiyle Yesevî’nin ortak mirasından pay almaya çalıştığını görüyoruz.
Yavuz Sultan Selim Anadolu coğrafyasında hâkimiyet sağladığında, üç yüzyıl boyunca sürecek olan Türk Sünnî – Türk Şiî savaşları başlamış olacaktı. Osmanlı bu tarihlerde Mâturîdî çizgiyi korurken, zamanla – belki İran ile dinî farklılaşma, belki de hâkimiyet kurduğu Arap coğrafyasından gelen kaçınılmaz etki sonucunda – Mâturîdîlikten uzaklaşmaya başladığını gözlemliyoruz.
İran ise oluşturduğu dinî yapı nedeniyle tüm etnik kimlikleri mezhep potasında eriterek, arada kesintiye uğrasa da 1979 yılı itibariyle eski mezhepçi kimliğine dönmüş; nüfuz alanı dışındaki itikaden kendine bağlı kitlelere ulaşmaya devam etmiştir. Bu tahlilde İran’da bir tarikatın nasıl devletleştiğini, etnik kimliklerden bağımsız bir yapı oluşturduğunu ve itikaden etkisi altında bulunan kitlelere İran dışında olsa bile erişim güçlüğü çekmediğini görüyoruz.
Günümüzde, özellikle Mısır merkezli İhvân-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) gibi Sünnî İslamî hareketlerin de benzer şekilde yayılmacı bir siyaset güttüğünü gözlemliyoruz. Tıpkı Şiîliğin tarih boyunca inanç ve siyasî vizyonunu geniş coğrafyalara taşımakta ısrarcı olması gibi, İhvân da farklı bölgelerde ideolojik nüfuz alanları oluşturmaya çalışmaktadır. Böylece hem Şiîlik hem de Sünnîlik, mezhep ve ideoloji ekseninde bölgesel yayılmacılığın güçlü aktörleri hâline gelmiştir.
Medya sahnesi tekrar kalabalıklaştığında herkes bir anda İran uzmanı oluverdi. İran, büyük ve derin bir Müslüman ülkesidir; içerisinde otuz ila kırk milyonluk devasa bir Türk nüfusunu barındırır. Yanlış olan ise, bu Türklerin İran devletiyle sorunlu olduğu; İran parçalanırsa kaosa sürükleneceği gibi nafile varsayımlardır.
İran’daki Türkler yüzyıllar boyunca bu devletin asli unsuru olmuş; devletin en yüksek makamlarına, hatta Cumhurbaşkanlığı koltuğuna kadar yükselmişlerdir. “İran Devrim Muhafızları” denilen, yukarıda bahsettiğimiz tarikatın devletleşmiş kolluk gücü olan kurumda dahi Türkler bulunmaktadır.
Tahran sokaklarında bir bakkaldan Türkçe alışveriş yapmak mümkündür. Birçok mahallede Türkçe konuşulur ve halk bu dile sahip çıkmaktan çekinmez. Bu yıl İran futbol liginde maçlarda yükselen “Ne mutlu Türk’üm diyene” sloganları, Traktör Spor Kulübü’nün coşkusu, bu kimliğin ne denli diri olduğunu gözler önüne serer.
Türkiye, Osmanlı’nın son döneminde Mâturîdî fikrî ekseninden Eş’arî eksenine doğru yavaş yavaş bir kayma yaşamıştır. Bu fikrî ve mezhepsel dönüşüm, iki devlet arasında zararlı bir uçurumun oluşmasına zemin hazırlamıştır. Artık rekabet sürekli el değiştiren Kafkasya ya da Tebriz üzerinden değil; Suriye, Lübnan ve Irak gibi Sünnî ve Şiî nüfusun yönetim ve halk arasında mezhepsel farklılık taşıdığı ülkeler üzerinden yürümektedir. “İran, bölgede güçlü bir Türkiye görmek ister mi?” sorusunun cevabını herhâlde hepimiz biliyoruz.
Suriye ve Irak, İran ile Türkiye arasında vekâlet savaşlarının doruk noktasını oluşturdu. İran, Şiî milisleri ve Beşar Esad rejimini desteklerken; Türkiye, Sünnî muhalifleri ve Kürt hareketlerine karşı dengeleri koruma çabasına girişti. Bu durum, mezhep ve etnik kimliklerin acımasızca araçsallaştırıldığı, karmaşık ve kanlı bir sahne yarattı.
Her iki ülkenin medya organları, kendi çıkarlarını korumak için karşı tarafı sert ifadelerle eleştirir. Türkiye medyasında İran genellikle otoriter ve tehditkâr bir güç olarak resmedilirken; İran medyası Türkiye’yi, bölgesel istikrarı bozan “Sünnî hegemonya” peşinde koşan bir aktör olarak lanse eder. Bu durum halklar arasında da derin güvensizlikler ve önyargılar doğurur.
Kaderin cilvesine bakın ki Türkiye’nin büyük devlet ve bölgesel güç olmasından rahatsız olan iki ülke – İsrail ve İran – yıllar süren restleşmelerin sonunda karşı karşıya geldiler.
Gazze ve Filistin gibi hassasiyetle durduğumuz meselelerde, terörle suçladığımız İsrail ve her daim rejim ihracı tehlikesi bulunan İran, yazıyı kaleme aldığım şu saatlerde ABD’nin – Besim Tibuk’un çok sevdiği ve gördüğümüz kadarıyla bir o kadarda saydığı– başkanı Trump tarafından bir araya getirilmiş gibi görünüyor.
Hatırlatmak gerekir ki kendisi Ukrayna ile Rusya arasındaki savaşı da bir günde bitireceğini iddia etmişti. Son olarak bir Amerikan klişesi olan “Bir sahnede silah varsa o silah eninde sonunda patlar” sözünü hatırlayarak bitirelim: O nükleer bomba, ya bugün ya da bir gün, muhakkak patlayacak.