Orta Doğu’da / Orta Doğulu Olmayan Türkiye -Ayşe Deniz
Orta Doğu olarak nitelendirilen bölge; Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransız François Georges-Picot ve İngiliz Mark Sykes’ın kendi aralarında imzaladıkları “Sykes-Picot” anlaşmasıyla çizilmiştir. Bu gizli anlaşma, sıcak savaş sürecinin seyrini değiştiren, günümüz dünyası emperyal devletlerine, vekalet savaşlarını güç gösterilerini sergilediği bir sahne bırakmıştır.
En ince ayrıntısına kadar düşünülen bu anlaşma; Asya-Avrupa-Afrika kıtalarının birbirine en yakın yerlerini kapsayacak şekilde dizayn edilmiştir. Orta Doğu ya da Ortadoğu şeklinde de yazılabilen bu coğrafi alan siyasetin, diplomasinin, bürokrasinin, istihbaratın ve elbetteki ordu ve donanmanın da etkin bir şekilde icrâ edildiği laboratuvar görevi üstlenmiştir. Çok çeşitli etnik yapısı, semâvi dinlerin birleşme noktası, enerji kaynaklarının aslan yatağı olan bu bölge “batılı dostların” demokrasi ve medeniyet tasavvurunun hayata geçirilmesini dilediği açık hava poligonudur artık!
Bugün başta ABD’nin, Rusya’nın, kendisini refah doktirinlerinin ve sosyal devlet anlaşının doğduğu topraklar olarak nitelendiren Avrupalı Devletlerin hatta Uzak Doğu Asya ülkelerinin bile başlıca sömürü merkezi haline gelen Ortadoğu’nun; Orta Doğu olarak anılmasının isim babası, Amerikalı Alfred Thayer Mahan’dır. Mahan, 1902 yılında kaleme aldığı, Basra Körfezinin stratejik önemini anlatan “The Persian Gulf and International Relations” başlıklı yazısında ORTADOĞU terimini ilk kez kullanarak, literatüre kazandırmıştır.
Küresel rezervlerin yarısından fazlasına sahip olan Orta Doğu, sahibi olduğu bu devasa kazanımlardan ötürü, dünya devletlerinin iştahını kabartan ziyafet sofralarının ev sahipliğini yapmıştır. Ne yazık ki bu ziyafet, onlarca devletin parçalanmasına, milyonlarca masumun ölümüne, on milyonlarca insanın sürgününe, sömürge kartellerinin vekalet savaşlarına sahne olmuştur.
Öyle ki, bu harita çizilirken hiçbir detay gözardı edilmemiştir. Bölgede kurulan devletlerin, marşlarından bayraklarına kadar ilmek ilmek işlenmiştir. Çoğunluğu İslâm inancına mensup bölge ülkelerinin, hassasiyetleri de yok sayılmamıştır! Bu ülkelerin bayraklarını örnek alacak olursak, çoğunun renginin aynı olduğu herkesçe bilinir. Yeşil-Beyaz-Siyah ağırlıklı renklerin kullanılması tabii ki tesadüfen olmamıştır. İslâm dini ve ona inanan milyarlarca Müslüman için kutsal sayılan Tevhid Sancağının esintilerini de yansıtacak kadar hoş görülüydüler! Bunu iki farklı amacı öngörerek düşündükleri aşikâr. Birincisi, dinin sembol renkleriyle müslümanları etki altına almak ikinci ve en tehlikelisi başka milletler ve devletler tarafından deşifre olmalarını kolay hâle getirmektir.
Yüzyıllarca süren Orta Doğu planı, ufak ufak ama etkili hamlelerle şekillenirken, “batılı dostlar” ve elbette ki sıcak denizler rüyasından uyanamamış, Çarlık esintili Sovyet manzaralı Rusya Federasyonu da kendi medeniyetinlerini, dinlerini, vatandaşlarını koruma altına almayı unutmamıştır. Doktrinler, paktlar, kıtalar arası anlaşmalar, refah içinde ve müreffeh bir Avrupa için planlar ardı ardına yazılıyor ve uygulanıyordu.
-
Monroe Doktirini (yalnızlaşma politikası)
-
Bismarck Sosyal Devlet Politikaları
-
Marshall Planı
-
Truman Doktrini
-
Molotof Planı (Uydu Devletler)
-
Bretton Woods Sistemi
-
Bush Doktrini (“Vurulmadan önce vurma” felsefesi çerçevesinde karşılık vermek ve gerekirse düşman devletlerdeki rejimleri değiştirmek)
Uzayıp gidecek onlarca plan, proje …
Tüm bunlar insanın insanca yaşaması için değildi bazı insanların diğer insanlardan daha iyi yaşaması içindi. Müslüman coğrafyasının gözden kaçırdığı en önemli husus ise Batı ülkelerinin millet olabilme şuurunu tamamlamış olup, aralarında her ne olursa olsun Hristiyanlık çatısı altında birleşme duygusunu kazanmış olduklarıdır. Ortadoğu üzerine yazılmış bir çok kitap tam olarak bunu ifade eder aslında. Duygusal doğu toplumu, pragmatik ve realist batı toplumunu pek tabiî anlayamacaktı. Zaten istenen de tam olarak buydu, az sorgulayan çokça inanan bir toplum yaratmaktı.
İşte tam da burada hepsinden farklı olarak Ortadoğu’da, ORTA DOĞULU OLMAYAN TÜRKİYE gerçeği kendinden söz ettiriyordu. Israrla Ortadoğulu olması istense bile!
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tarih boyunca varlığını sürdüren, yazılı kaynaklarda emsal teşkil eden bir geleneğin mihmandarıdır. Savaş sanatları, ordu düzeni, gelenekçi yapısı, yeniliğe açık doğası ve elbette ki esareti kabul etmeyen bağımsızlık ruhu, Asya Kıtası ruhuna ve kurmaca Ortadoğu haritasına çok fazla aykırıydı. Tüm düzeni bozan, ahengi dağıtan bu milleti nasıl olur da düzene dahil edebiliriz çalışmaları çoktan başlamıştı. Kuruluş yılında Genç Türkiye olarak adlandırılan, savaştan yeni çıkmış yorgun bir milleti sürece entegre etmek kolay olacaktı. Ama olmadı …
Tarih boyunca 16. devlet kurmuş, 17. devlette yeniden hayat bulmuş Türkiye’yi himaye altına almak sanıldığından çok daha zordu. Yeni yollar aranıyor, çeşitli stratejiler belirleniyordu.
Bunların başlıcaları; Türk-Kürt, Sağ-Sol, Alevi-Sunni, Darbeler-Muhtıralar olarak sıralanabilir. Dönemsel etkiler yaratmış olsa dahi istenilen amaca asla ulaşılamamıştı.
Merhum Cemil Meriç’in “Avrupalı dostlar lütufkârdır. Karşılık olarak biraz ihanet istiyorlardı sadece.” sözü, batılı dostların sıkça başvurduğu yollardan bir diğeriydi. Öte yandan mazlum, zalim döngüsü de azımsanmayacak büyüklükte bir organizasyondu !
Mazlumlar ve zalimler süreç boyunca aktif kullanıma açık bir kitle oluşturuyordu. Bunu fırsat bilen adına “sistem dediğim put” devreye giriyor, bağımsız bir devletin içişlerini ilgilendiren konuları, sesli-süslü görüntülerle uluslararası sorun haline getirmenin yollarını arıyorlardı.
Avrupanın “devletler devreden çıkmalı” tezi, her defasında Türkiye’ye takılıyor, devasa bütçeli büyük şirketlerin, o şirketleri yönlendiren ajansların projelerini sekteye uğratıyordu.
Türkiye’nin tüm hamlelere karşı, uluslararası politik adımları Ortadoğu’da işlerini epeyce zorlaştırıyordu.
Özellikle kurucu üyesi ya da sonradan üyesi olduğu bir çok uluslararası oluşumunun içinde yer alması, düşmanı düşman silahıyla vurması gibi etkiliydi.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üye olduğu başlıca önemli kuruluşlara bakacak olursak;
ILO 1919 yılında kurulmuştur. Türkiye, 1932 yılında ILO’ya üye olmuştur.
BM 1945 yılında kurulan BM, Türkiye, BM’nin kurucu üyelerinden biridir.
NATO 1949 Türkiye, NATO’nun kurucu üyelerinden biridir ve önemli bir müttefik olarak kabul edilir.
OECD 1961 yılında kurulan OECD’ye yine aynı yıl üye olmuştur.
WHO 1995 yılında kurulmuş ve Türkiye ise 1995 yılında üye olmuştur.
İSLAM İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI 1969 yılında kurulan İİT Türkiye, İİT’nın kurucu üyelerinden biridir.
BSEC Karadeniz Ülkeleri Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (BSEC) 25 Haziran 1992 tarihinde İstanbul’da düzenlenen zirvede imzalanan anlaşma ile kurulur ve Türkiye, BSEC’ın kurucu üyelerinden biridir.
COE Avrupa Konseyi, 1949’da kurulmuş hükûmetlerarası bir kuruluştur. Türkiye ise 1950 yılında üye olmuştur.
INTERPOL 1923 yılında kurulan Interpol, Türkiye, 1930 yılından beri Interpol’e üyedir.
G20 1999 yılında kurulan G20 Türkiye, G20’nin kurucu üyelerinden biridir.
UNWTO 1946 yılında kurulmuş ve Türkiye1949 yılında üyesi olmuştur.
AGİT 1975 yılında kurulmuştur, Türkiye AGİT’in kurucu üyelerinden biridir.
IMF Türkiye, 1944’te kurulan Uluslararası Para Fonuna (IMF) 1947 yılında üye olmuştur.
Bu oluşumlara kurucu üye ya da sonradan üye olmasının asıl nedenlerinden biri; bağımsızlığını tehdit eden batı menşeili devletlere, yine kendi elleriyle bağımsızlığını kabul ettirmenin en akılcı hamlesidir.
Kuruluş ilkelerini ve kültürel kodlarını DNA’sında yaşatan bir millete, kodlarında olmayan sunî projeleri yeşertemezsiniz.
Her defasında, “bitti” ile korkutulmaya çalışılan bu milletin tarihini yeniden okumalarında fayda vardır.
Bitti kelimesi, bu aziz millet için yeniden dirilişin parolasıdır.