Analiz

Sözdecikler Kumpanyasının Muhtemel Hedefi: Anayasa Madde 66 – Samet Yücel

1 Mart 2025 · Samet Yücel

Sözdecikler Kumpanyasının Muhtemel Hedefi: Anayasa Madde 66 – Samet Yücel

Sözde barış sevdalıları tarafından beklenen ve hayal edilen şeylerin neler olduğuna dair ipucu verecek üslup ve şovda, Türk Milleti adına karar veren bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından mahkûm edilmiş, eli kanlı bir hainin sözde liderliğinde, sözde barış için tarihi bir sorumluluk alındığı ifade edilmiştir.

Sürecin bir tarafını oluşturan bu sözdecikler, her ne kadar tarafımızca üzüntü yaratsa da, sürecin diğer tarafında bulunan kişi ya da kişiler tarafından “Terörsüz Türkiye” mottosu ile karşılık bulduğu gözlemlenmiştir. Kuşkusuz, insan topluluklarının bir arada yaşama ülküsü açısından barışçıl ve terörden uzak bir toplum, onu oluşturan her bir paydaşın arzusudur. Bu noktada, en azından tasada ve kıvançta bir arada olduğumuz insanların “Terörsüz Türkiye” motivasyonuna sahip çıkması bir an için kabul edilse de, “Ne kadar gülerse düşman, o kadar ağlatır seni” vecizesinde olduğu gibi, bu motivasyonun üzdüğü ve kırdığı nice gönüller vardır.

Sürecin, ülkenin esas gündemini oluşturması gereken yapısal ve karmaşık sorunlarını ötelediği hususunu da dikkate aldığımızda, mevcut sürecin muhtemel fırsat maliyetleri toplum üzerinde daha da ağırlaşmaktadır. Yazımızın konusunun başka bir husus olması nedeniyle bu konuda yalnızca bir tespit yapılmış olup, bu hususlar ile söz konusu süreç arasındaki illiyete yönelik kapsamlı bir değerlendirme yapılmayacaktır.

Sürecin bir tarafı olan sözdecikler tarafından, sözde liderlerinin sözde iradesi ile kimilerine göre satır aralarına sıkıştırılmak suretiyle, kimilerine göre ise kuralsız ve şartsız bir örgüt feshi söz konusudur. Süreci savunmak suretiyle, sürecin diğer tarafında yer alan, tasada ve kıvançta aynı paydada buluşan ve milli hassasiyetleri olan insanların dahi kendilerine sormaya cesaret edemediği bazı hususlar açısından derin bir sessizlik ve belirsizlik hali mevcuttur.

Sözdecikler açısından ise bu hususlar daha belirgindir. Sürecin öncesinde veya başladığı andan itibaren, hemen hemen her platformda, sözdecikler grubunun herhangi bir mensubu tarafından, sözde barış sevdasının ne anlama geldiği ve nasıl bir düzen önerdiği açık bir şekilde ifade edilmektedir. Esasında, sözde barışın müjdeleyicisi kabul ettikleri bir bildirinin sunuş şekli, bu konuda sahip oldukları motivasyonun ne olduğu konusunda, gören âmâlar hariç herkesin görebileceği bir netliktedir.

Gelinen noktada, hemen hemen her kesim tarafından merak edilen ve toplumun önemli bir kesiminde ciddi bir şüphe oluşturan en önemli olgu, terör örgütünün feshine yönelik sözde barış adımının ardından gelmesi muhtemel taleplerin neler olduğuna yöneliktir. Şunu açık bir şekilde belirtmeliyiz ki, mücadelesinin temelini üniter devlet sisteminin esaslarını yok edecek anadilde eğitim, özerklik ve müstakil bir vatandaşlık tanımı üzerine kurmuş bir illegal örgütün ve siyasi hareketin, bugün yıllara yayılan bu taleplerinden vazgeçeceği iddiası, hayatın olağan akışına ve eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur.

Emperyal egemenlerin uzun yıllar önce kurguladığı ve birçok kesim tarafından Büyük Ortadoğu Projesi olarak tanımlanan hedefin son ayağının, ülkemizin sınırlarını da kapsayacak şekilde Ortadoğu’da demografik ve siyasi sınır belirlemesi olduğu hususu, geniş kitleler tarafından öne sürülmektedir. Bu projenin önemli bir paydaşı olan, kendileri tarafından özgürlük ve demokratiklik mücadelesi olarak kabul edilen bir çatışma hali öneren, şiddeti araçsallaştırmış illegal bir örgütün, kuruluş manifestosunda yer vermek suretiyle deklare ettiği ve bugün de tıpkı o günler gibi savunduğu, küresel projenin icrasını kolaylaştırmak amacıyla üniter devlet yapısının temeline müdahale niteliği taşıyan bazı bölünme ve ayrılık ihtimali barındıran beklentiler, hâlâ savunulmakta olup, sözdecikler kumpanyasında en azından aksi yönde bir taahhütte bulunulmamıştır.

Sürecin radikalliğini düşündüğümüzde, ilk aşamada daha keskin egemenlik alametleri noktasında (yerel özerklik ve anadilde eğitim vb.) bir revizyon ya da değişiklik iradesinin, sürecin planlandığı gibi ilerlemesi ve kitlesel bir destek kazanması adına muhatapları tarafından uygun bir zamanda sunulmak üzere saklanacağı ihtimali de bir seçenektir. Bu nedenle, bu süreçten doğan herhangi bir anayasal revizyon, Türk Milleti tarafından çok dikkatli bir şekilde takip edilmelidir. Özellikle Anayasa’nın 66’ncı maddesi ile teminat altına alınan vatandaşlık tanımı, bu konuda en fazla dikkat edilmesi gereken hususların başında gelmektedir.

Anayasamızın 66’ncı maddesinde vatandaşlık tanımının, millet tanımının içinde yer alan etnik gruplara bir müstakillik kazandırmak suretiyle yeniden düzenlenmesinin, kitle iletişim araçlarını kullanarak sunuş şekli itibarıyla üniter devlet yapısında herhangi bir tehdit oluşturmayacağı ve buna bağlı olarak da milli bir sorun yaratmayacağı iddia edilebilir. Oysa tarihsel sürece baktığımızda, siyasi irade anlamında bir bütünün bölünme sürecinin küçük tavizlerle başladığı hususu gözlemlenebilecektir.

Okuyanlar için belki garip gelecek olsa da, hukuk düzeninin birey için belirlediği bir vatandaşlık tanımını bireyin kabul etmek zorunda olduğunu düşünmüyoruz. Hatta kişi, kendi düşünsel ve vicdani dünyasında etnik kökenini belirtmek suretiyle Türk vatandaşı olduğunu ifade edebilir. Birey tarafından kabul edilen bu tanımlamanın, yönetim sistemi ve egemenlik alametleri açısından herhangi bir tehdit oluşturacağı düşüncesinde değiliz. Ancak bu kabulü savunan biri olarak, hukuki açıdan müstakil bir vatandaşlık tanımını, yönetim sistemi ve egemenlik alametleri açısından en büyük tehlike olarak görmekteyiz. Kanaatimizce bu husus, Anayasamızın ilk 4 maddesini koruyan öncül ve başat bir unsurdur.

Esasında buradaki temel bakış açısı, herhangi bir etnik gruba anayasal düzeyde müstakil bir vatandaşlık tanımlaması yapılmasının, bu etnik grubun kimliğinin bir unsuru olan özellikler açısından gelecekte başka taleplerin gerekçesi olarak sunulup sunulamayacağına yönelik olmalıdır. Vatandaşlık tanımı üzerinden anayasal düzeyde yapılacak etnik köken eksenli bir değişimin, sonraki süreçte üniter devlet sisteminde zafiyet oluşturma ihtimali açısından tarihsel ve olgusal deneyimler, geçmişteki örnekleriyle sabittir. Bu nedenle, bu noktada tasada ve kıvançta aynı paydada buluşan ve milli hassasiyetleri yoğun olan vatandaşların oldukça dikkatli olması ve süreci iyi okuması gerekmektedir.

Geçmişin Türkiye’sinin yanlışlarını, bugünün Türkiye’sinin gerçekleriyle değerlendirenler tarafından, yaşananların bugünün gerçeklerini oluşturduğu iddia edilse de, bir an için bunun doğru olduğu kabul edilse dahi, geçmişin Türkiye’sinin yanlışlarının bedeli, bugünün Türkiye’sinin yanlışlarıyla örtülemez.

Netice itibarıyla, uzun yıllardır süregelen ezberlerin bozulduğu bugünlerde, Türk Milleti tarihi bir süreç ve sorumlulukla karşı karşıyadır. Bugünü planlayanların ve icra edenlerin olmadığı bir Türkiye geleceğinde, bugünün yanlışlarını üstlenecek genç neslin, bu konuda tarihi ve kültürel hafızasına uygun hareket etme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Bu yolda atılacak ilk adım, Anayasa’mızın 66’ncı maddesi ile teminat altına alınan vatandaşlık tanımının, üniter devlet sistemi ve egemenlik alametleri açısından tehlike oluşturacak müteakip risklere zemin hazırlayacak şekilde değiştirilmesine engel olmaktır.


← Tüm Yazılar Kaynak ↗